29 Aralık 2012 Cumartesi

Ne zaman Persepolis izlesem, böbreklerime kadar titriyorum.
"Yavaş sev, ayrılacaksın!"

27 Aralık 2012 Perşembe

Az önce Bilge'nin bizde kalırken içmeden bıraktığı ice tea kutusunu devirdim ve etraf ıslandı.
Bu olay beni sevindirdi.
Çünkü evden az önce çıkmış da geri gelecekmiş gibi mesela. Ice tea'si duruyor daha.
Gibi.

20 Aralık 2012 Perşembe

devil is in the details derler

3,5 saatimi alan Menü Planlama ödevimin öcünü kağıtlara hapşurarak aldım.
Yarın bu saatlerde ilgili kişi mikroplu kağıtlara dokunmak suretiyle planladığım menüyü inceleyecek.
Bu beni bir süre oyalar.

18 Aralık 2012 Salı

12 Aralık 2012 Çarşamba

12.12.12 evlenmek için güzel bir gün değil.
sürpriz yapamamak için güzel bir gün.
gecenin bir vakti kapıya dayanmak için güzel bir gün.
işler planlandığı gibi gitmeyince, omuzları düşük bir biçimde uzaklaşmasını pencereden izlemek için güzel bir gün.
5 dakikayla en huzurlu uykuları kaçırıp; başka başka yataklarda, ayrı ayrı uykuların en güzel anısını oluşturmak için güzel bir gün.

10 Aralık 2012 Pazartesi

ben

"Sen, sevişirken başkalarını düşüneceğim kadın değil; başkalarıyla sevişirken düşüneceğim kadınsın."

9 Aralık 2012 Pazar

Alkol samimiyetini sikiym.
Az önce abimin odama girip yarattığı diyalog

"PARAN VAR MI?????"
"Yoo."
"BENİM DE YOK LAN!!"
"Bi şey mi alacaksın, nooldu?"
"Hayır. YA Bİ ŞEY ALMAMIZ GEREKEN Bİ DURUMDA OLSAYDIK?!? DÜŞÜNSENE....."

Derin düşünceyle kafamı salladım ve onu anladığımı belirttim.

Her şey, o odasında otururken, ben de kendi odamda otururken ikimiz için de iyi gidiyordu.
Yani keşke bıraksaydı da, "bi şey almak" durumunda kalırsak ben onda para olduğunu sanmaya devam etseydim, o da bende para olduğunu sanmaya devam etseydi.
Ama hayır.
Durduk yerde böyle bir fakirliğin farkına vararak, farkına varmamı sağlamak zorundaydı!

düşünmeden edemiyorum.
ya cidden bi şey almamız gerekirse??

8 Aralık 2012 Cumartesi

Bugün örgülü saçımın ucuna takacak toka bulamadım.
Külotumun fırfırından çıkan lastiği koparıp, örgünün ucunu bağladım ve işte asıl rock'n roll o zaman başladı.......

6 Aralık 2012 Perşembe

İcimde inanılmaz bi sıkıntı var. Yatmadan önce baya ciddi boyutlara ulaştı. Yastıktan kafamı kaldırıp görkem'i aradım. 45 dakika falan konuştuk. "çok kötü bir şey olacak" dedim. Büyük ihtimal olmayacak ama içimden demek geldi. Baya karnım açtı uykuya dalmadan önce. Pencereyi açtım yukardan daha rahat nefes alıyım gece diye. Bi ara tam ruyamda starbucks'tan zeytinli acma ve sebzeli borek alirken uyandim, etrafa bakindim, "e bari yiyeyim" diye geri yatip ruyayi devam ettirdim. Şimdi de köpek havlamalarına uyandım. Abim uyurken reggae radyosu açmış, sinir bozucu bi şekilde hep ayni temponun hep ayni kismi geliyor kulağıma.
Işıkları yaktım.
Şu an galiba bu huzursuzluğu kovmak için bulunmak istediğim tek yer bir adamın yanı, görkemli bir yorgan altı cumhuriyeti.

4 Aralık 2012 Salı

sometimes people.. yani... destiny..

Bugün simit sarayından iki küçük çay aldım, nakit 5 liramı ertesi sabah akbil yüklerim diye cüzdanımda tutup ziraat banka kartımdan ödemeyi yapmaya yeltendim.
Yetersiz Limit Happened.
2 ÇAY LAN!
3 LİRA EDİYOR TOPLAM!
3 LİRA BİLE KALMAMIŞ KREDİDEN!

Bu gerçekle 3 gün daha nasıl yaşayacağım bilmiyorum.

3 Aralık 2012 Pazartesi



burdan anladığım şey şu:
"izleyebilirdim, olmadı."
bu da içimi rahatlatıyor.

2 Aralık 2012 Pazar

"Dünya, kendi ekseni etrafındaki günlük dönüşünü sürdürürken, bir yandan da Güneş’in çevresinde dolanır. Dünya, Güneş etrafındaki dönüşünü elips şeklindeki bir yörünge üzerinde 365 gün 6 saatte tamamlar, buna 1 yıl denir."

27 Kasım 2012 Salı

açtım şu malum kadının albümünü. bangır bangır bağırtıyorum. kimsenin üzerimde bu türlü bir etkisi yok, nasıl da gevşetiyorum elimdeki ipleri. vallahi gurur duyardı kendisiyle, bir bilse.
dertlerimi, tasalarımı; tokalarımı koyar gibi bi sepete koydum daha demin.
dursunlar bi allah aşkına, sabah alırım koyduğum yerden geri. öf.
bazen elimdeki malzemeyi çok detaylıca biliyorum ama göz kararı işin içine girdi mi çıldırıyorum, dünyadaki tüm tecrübeleri sikiym.
geçenlerde yürüyorum sadece yalnız insanların yürüyeceği kadar hızlı bir şekilde kaldırımda. önümdekiler hiç yalnız değil besbelli. o ne biçim bir yavaşlık lan öyle. beyler bayanlar, sizleri öldürmek istemiyorum, hepinizin birer hayatı, o hayatlara da değişik renklerde ve kalınlıklarda iplerle bağlı başka hayatları var, bana düşmez o yüzden o iplerdeki gerilmeleri ihmal etmek. ben sadece kenara çekilin istiyorum. geri çekilin de insanlar baş parmaklarını pantolonlarının kemer takılacak yerlerinden geçireceklerine yalnızlıklarından geçirip siktirip gitsinler değil mi.
ben özellikle aranızdan birini üzmeyi hiç istemiyorum.
yine yalnız olmayanların sinir bozucu bir yavaşlıkta yürüdükleri kaldırımlara dönecek olursak, bilmiyorum kaç zamandır hiç parfüm kullanmıyorum ben.
süprizlerin bokunu çıkarttıysan, süpriz yapmadığın zaman şaşırırlar, herkes mutlu olur.

küçük yaşta elime bir gitar vermediler, vermiş olsalardı bir çoğunuz adlandıramadığınız dertlerinizden yoksun olacaktınız şimdi. ne yapalım. başka hayata artık

24 Kasım 2012 Cumartesi

uzak uzak memleketlere gidip durma amk ya.

20 Kasım 2012 Salı

mutlusun, kabul et.

18 Kasım 2012 Pazar

"Başkasının erkeği gibi güzeldi."

17 Kasım 2012 Cumartesi

"Bir duygunun uyanışından sorumlu olan kişinin daha sonra o duyguya yetersiz kaldığını düşünmek çok garipti. Eric aşk tutkusunu uyandırmış, ama o tutkunun gerisinde kalmıştı, hatta bu tutku Eric'in yerine geçmişti. Alice bu aşkı Eric'in yanında hissetmiş olabilirdi fakat acaba gerçekten Eric'e karşı mı hissetmişti? Hissettikleri hiç bir zaman yerine getirilmemiş sözler gibi değil miydi? Eric uyandırdığı duygulara yanıt veremeyecek kadar yoksuldu, bu hasreti dindiremeyecek kadar yetersizdi. Eric, anlamını bilmediği halde zekice bir şey söyleyen, bu yüzden de ona yüklenen değerden sorumlu tutulamayacak bir salak gibiydi."

Cevab Veremedi

+ "Yağ hücre sayısı bir kere arttığında bir daha asla azalmaz"
- YAĞ ÇÖZÜCÜ İÇERSEM??!!

14 Kasım 2012 Çarşamba

dün gece külotlardan bahsettik.
fırfırlı dantelli şifonlu ipekli pamuklu külotlardan...
sonra ezgi, külot sınırını aştığı için litvanyadan gelirken nasıl çok sevdiği külotlarını bavulundan atmak zorunda kaldığından bahsetti.
külot sınırı değil, kilo sınırı olduğunu hepimiz çok geç farkettik.
sessizlik devam edince "BEN O YÜZDEN KÜLOTLARIMI ATMIŞTIM LA.." dedi. neyse ki sadece şaka yapıyordu. ya da biz öyle inanmak istiyorduk...
hiç uyumadan sınava gidiyorum şimdi.
hayat, sen bana iyi davranmadın...

13 Kasım 2012 Salı

Damarlarimda dolasmasina izin verdigim tum hisler, zehirlemeye basladiginda ruhumu, hepsini, ne varsa, toplayip kucagima.. Etrafa bakiniyorum.

"biten sevgiler nereye gidiyor?"

Eski tip salon parkeleri var ayaklarimizin altinda. Hayatin sundugu her seyi igrenc bir aclikla tuketmekten sekli bozulmus, carpilmis, egilmis, bukulmus, birbirlerinin uzerine cikmis, duzensiz bosluklar olusturmus kocakari disleri gibi.. Parkeler.. Bosluklu..

Biten sevgiler kollarimda eriyor. Cok sicak oluyor icerisi cunku bir sevgi bittiginde.
Sevgiden ne kaldiysa geriye.
Bosluklardan iceriye.
Sızıyor.. Sızıyor.. Sızıyor..

11 Kasım 2012 Pazar

you belong with me
not swallowed in the sea
you belong with me
not swallowed in the sea

yüzünün ortasına 
bağıra bağıra 

10 Kasım 2012 Cumartesi

adını, sözlükte solframe'de görmem ve günümün sikilmesi..
o orospu çocuğuyla ilgili "idam edilsin, gebertilsin, yaşamasın" diyen onlarca insan..
bunların hiçbiri yoklama imza listesini adını silmişler midir diye her gün telaşla kontrol etmemi değiştirmiyor.
olmaman gereken bir yerdesin.
ve yapabileceğim hiçbir şey yok.

Sınav Dönemi Halet-i Ruhiyesi
parlak olan her şey tarafından inanılmaz cezbedilen bir sinekten daha beter bir vaziyette, parlak olmasına bile gerek olmayan herhangi bir şey için, çalışma masamdan kalkıp saatlerce onunla ilgilenebilirim.

8 Kasım 2012 Perşembe

muhtemelen hayatım boyunca bana kimse inanmayacak ama..
daha demin annemin getirdiği tabaktaki birinci elma diliminin üzerine hafifçe çıkmış olan ikinci elma dilimini zihin gücümle kıpırdattım.
bunu "birinci elma diliminin ikinci elma diliminin kapattığı yerinde acaba herhangi bir çürük var mı ki?" diye anlık bir düşünceyi kafamdan geçirerek başardım.
of neden bu gibi olası über durumları yakalayıp tespit etmesi için her insana bir uşak tertip edilmiyor??
hayat hiç adil değil.
bugün annem beni kolumdan tutup özcan deniz'in saç, fahriye evcen'in yüksek frekans kikirti olarak katıldığı film Evim Sensin'e götürdü.
ağlamadım.
ağlamadım.
sonra kızın küçükken yıldız kaydığını görünce babasının üstüne düştüğünü sanıp ağladığını öğrendiğimiz sahnede ağladım.
sonra ağlamadım.
ağlamadım.
film bitti.

7 Kasım 2012 Çarşamba

Dünyanın sonu eski sevgilisini unutamayan bedbahtlar yüzünden gelecek.
ya ben bir şeyi anlamıyorum.
bu benim eski arkadaşlarımla sık sık yaşadığım bir sorun.
ben geçmişimden kimseyi aramıyorum. bi süre geçiyor. onlar beni arıyorlar. bu tablodaki 'hayırsız'  ben oluyorum sonra.

şimdi benim bir arkadaşım olsun. ben onunla zamanında çok çok önemli bir dönemi kol kola atlatayım. bende yeri çok ayrı olsun. sonra biz ayrı düşelim onunla. o bi tarafa gitsin ben bi tarafa. sonra ben onu hiç arayıp sormayayım. (HATA GELDİ GALİBA) ama amaa.. şunu dinleyin. aynı şekilde o da beni hiç arayıp sormasın.

bu durumda, eşit olmuyor muyuz? iki taraf da birbirini aramıyorsa, arama eyleminin gerçekleşmesi için iki kişi gerekiyorsa, neden ben hayırsız oluyorum. hayırsız bölü iki olmaz mıyım ben?

aradan geçen bunca zamanda ben şöyle düşünüyor olurum: X ile ben çok özel şeyler yaşadık. Ve aramızda hiç kaybolmayacak bir samimiyet olduğuna eminim. bugün bi yere çay içmeye otursak kaldığımız yerden aynen devam ederiz.

o ise şöyle düşünüyordur: Y çok değişti. beni arayıp sormuyor. hayatımda neler olup bittiğini bilmiyor. artık benimle görüşmek isteyip istemediğinden bile emin değilim.

kenara minik bir bölme çizelim ve içine şu faktörü yazalım: İKİ TARAF DA BUNCA ZAMANDIR BİRBİRİNİ ARAMAMIŞTIR.

ulan ben senin samimiyetine inanıyorum. ben sana güveniyorum. nedense, benimle görüşmek istemediğin bir dünya hayal bile etmiyorum. üstelik aynı durumda hesap sormaya kalktığımızda eşit bile sayılırız çünkü onca zamandır sen de beni aramadın. SEN BENİ NİYE ARAMADIN MADEM? ben hesap sorup suçlamalar yapıyor muyum? o kadar uzaklık varken aramızda, yaşadığım şehre geldiğinde neden haber vermedin?

çünkü seninle görüşmek istemediğim sonucuna vardın.
galiba haklısın. sana bu fırsatı ben verdim yani.
hayatımda ilk kez böyle bir şey diycem ama.. KEŞKE HERKES BENİM GİBİ DÜŞÜNSE LAN.
koyarım empatisine şusuna busuna. ilk kez tüm fikirleri çiğneyip kendiminkini genel geçer kabul edicem.
bence ben bu konuda inanılmaz mantıklıyım amk.

arayıp sormamak bazen görüşmek istemediğin anlamına gelebilir.
ama bazı durumlarda da öyle bir şey yoktur. sadece aramadığın için aramamışsındır. ama zaman zaman aklına gelebilir. gülümseyerek hatırlarsın, o kişi bir birim bile kaybetmemiştir değerinden.
çoğu dostumun o bazı durumlarla bu bazı durumları ayırabileceğine güvenmişimdir her zaman.
ama öyle olmayabiliyormuş.
anlamış oldum.

mehmetciğim.
özür dilerim.
ama umarım beni anlamışsındır.
seni seviyorum ve keşke hep burda olsan da beynimi siksen.
ama adana güzel bir şehir. hele kış'ı çok güzeldir. sev orayı. hayatını da sev. ve bana hep güven. başına ne gelirse gelsin yıllar sonra beni aradığında hep aynı tonda "LAN?" diycem.
gülüşücez.


6 Kasım 2012 Salı

Galiba bolumumu en cok, hocanin, ornek diyet listesinde 1 degisim kurubaklagil verilmesi gerekirken 2 degisim verildiginde "kadin baklagil seviyor heralde.." diyip gecebildigi icin seviyorum.
Tüm dizilerdeki ve filmlerdeki iki önemli karakterin tam öpüşecekken çalan telefonları ve "excuse me, i have to take this"lerinin toplamını güce çevirecek bir makina olsa, olası zombi istilasından yüzümüzün akıyla çıkabileceğimize inanıyorum.

4 Kasım 2012 Pazar

daha demin Chris Martin ile elele göz göze bir rüyamdan uyandım yine.
bende bir problem mi var lan acaba.
bu iki oldu. öyle gerçek rüyalar ki rüyanın içindeki mantıklı şeyler rüyayı inanılmaz korkutucu yapıyor.
uyandığımda "nereye gitti bu adam lan alla allaaağ?" diye etrafa bakındım, o kadar saçma bir durum.
rüyanın ayrıntılarını anlatmayayım, gören var göremeyen var şimdi ayıp olmasın sevgili kardeşlerime.

3 Kasım 2012 Cumartesi

arkada çalan mıymıy müziklerle değil de.
böyle kafasına bir şey takılmış ama bir türlü çözemiyormuşcasına rahatsız müziklerle.
öpüşelim.

2 Kasım 2012 Cuma

Bugün soldan sağa harun, ben ve tuba derste yan yana oturduk.
Sohbete tuba'nın dahil olduğu bölümden alayım.

harun: .........yani merve, 21 yaşındasın ve hayatın bok gibi.

tuba kafasını telefondan kaldırıp bu cümleyi duyduktan sonra litvanyalı sevgilisi sarunas ile mesajlaşmaya devam etti.

KONUNUN BAŞI YA DA SONU ÖNEMLİ DEĞİL LAN.
tuba'nın, harun'un bana sadece bunu söylemiş olduğunu sanması çok şakalı bence.

neyse.
dün taksim'den mecidiyeköy'e dönerken metrodaki adamın sürdüğü bebek arabasında yatan ama içinde bebek olmayan bebek montu gece rüyama girdi. mont yavaş yavaş kıpırdıyor. HEY.. HEY BUNUN İÇİNDE BEBEK VAR GALİBA diye etrafa sesleniyorum. meğer adamın bebeği aslında ölmüş ama teknolojiyle montuna aktarabilmişler ruhunu. BOŞ BEBEK OLAYI dediğimiz bu olay gündemimizde bir hayli yer edeceğe benziyor.

bugün olan başka bir olay ise, harbiye orduevi'ne ezgi'yi ziyarete gitmem idi. babamla konuştum. bi şekilde beni öğrenci katına kaydettirmeye çalışacak. dostlarım, bu postu okuyanlarınızdan sadece babası subay olan ya da askeriyeyle bir bağlantısı olanlarınız harbiye orduevini görebilecekleri için bırakın da size açıklayayım. harbiye'deki hilton otelini biliyoruz hepimiz değil mi. İŞTE ONUN DAHA GÜZELİ. bu kadar net. the oc dizisindeki otelde yaşayan zibidi bi bebe vardı adı oliver idi. onun gibi bir hayat sürmeme çok az kaldı galiba. hayırlısı.

olan biten bu kadar.

31 Ekim 2012 Çarşamba

Bi de bugun siniftan hic muhabbetimin olmadigi bi kiz bana mandalina firlatti. Dusmani bi anlamda degil lan, yemem icin.
Yani..
Ben oyle dusunuyorum...
Ruyamda, ruya gordum. 3 yıl geç kalmasaydım bu ruyayi gormeye, simdiye Nolan'cigimin masasina ben birakirdim Inception'in senaryosunu... Neyse. Ruyamdaki ruyamda siyah bi at var gokyuzunde bulutlarin arasinda. Kumsal gibi bir yerdeydim. Sonra uyaniyorum, gordugum ruyanin mistikligiyle acayip etkilenip onume gelen herkese anlatiyorum. Sonra google'a "ruyada siyah at gormek" yaziyorum. Su sonuc cikiyor: AT MURATTIR. Bunu zaten biliyoruz amk...
Sonra sabah tum ruyalardan uyandigimda google'a "ruyada google'a girmek" yazdim.
Tatmin edici bi sonuc cikmadi.

30 Ekim 2012 Salı

daha demin yaklaşık 1 aydır evimizde olan farenin, yani Ezine'nin kardeşinin cesedini buldum çocuklar...
maruz kaldığım en iğrenç şeydi lan.
ama ben çok dedim.
yapma dedim, ateşle dans ediyorsun dedim, bu işin sonu çöp konteynırı dedim.
dinlemedi.
birazdan annem gelecek ve bir ay gitmeyecek.
neş'eli günler beni bekliyor.
bugün yine görkem'le okulu ektik.
bu konuda bir şeyler yapmak lazım.
bi de çok para lazım.

25 Ekim 2012 Perşembe

Bugün Ana yaklaşık 3 saat oturduğu yerden kalkmadan doğum haritamı yorumladı ben de notlar aldım. Duyduklarım çok ilginçti lan. Boğa burcu erkeklerden etkileniyormuşum ama güneş'in açısından dolayı Oğlak bir erkekle daha neşeli ve sağlıklı bir birlikteliğim olacakmış. Sabit bir evimin olmaması ve sürekli seyahat etmem ve taşınmam mümkün. Annemin yaşantımdan ve eş seçimimden memnun olmaması beni pek şaşırtmadı ama çok büyük ihtimal boşanacağımı öğrenmem biraz garip oldu. Evliliğe gereken önemi vermeyecekmişim. BEN ZATEN DEVLETE İNANMIYORUM... demek durumunda kaldım. Neyse. Bu da benim bayramımın nasıl geçtiğiydi.

22 Ekim 2012 Pazartesi

home is where the NE is??

mantıken zaten öyle olması gerekiyor ama.
normalden fazla bir biçimde şöyle hissediyorum: nerede değilsem orada yaşadıklarım çok uzakta kalıyor.

4 tane arkadaşımla stockholm'deyim. hep beraber nehirin üzerinden köprüde yürürken bisikletleriyle işe giden takım elbiseli gülümseyen sarışın insanlar, kaldırıma oturmuş dünyada duyduğum en temiz ve mavi seslerden biriyle kendi kendine şarkı söyleyen güzel iskandinav kadın...

"Merve? Gelmiyor musun?"
"Aaaaee.. Siz yürüyün ben yetişicem arkanızdan."

merve, yere eğiliyor, etrafa bakıyor, kimsenin izlemediğinden emin olduğunda ruhundan bisküvit böler gibi bir parça -kırarak böyle tam kenarından- bölüyor  ve oraya gömüp, koşarak arkadaşlarına yetişiyor.

vilnius'tayız. bir nehir var, paçalarımı kıvırıp ortasına kadar giriyorum. bir kaya parçası bulup oturuyorum. yakıyorum önceden binbir emekle sardığım sigaramı. su buz gibi. etrafta alçak sesle sohbet edip şaraplarını biralarını içen gençler.

"Merve? Gelmiyor musun?"
"Immm... Bir saniyee.."

merve son bir nefes çekiyor sigarasından, etrafa bakıyor, ruhundan bir parçayı ucundan izmarite yapıştırıp nehrin en uzak noktasına nişan alıp....

paris'teyiz. gecenin bilmemkaçı. kaldırımlar taştan, dar bir sokak, samimi cafeler var sağımızda solumuzda, parça pinçik melodiler çalınıyor kulaklarımıza, elimde bir adamın eli, yalpalaya yalpalaya yürüyoruz. birkaç saniye önce yüzünde gezdirdiğim parmaklarımı duvarlara sürtüyorum bu kez. ruhuma zaman ayırıp onu bir yerlerinden ayırıp bir yerlere gömmeye fırsatım olmayacak kadar.. meşgulüm sevmekle o sıralar.

anladınız mı.
ben gittiğim her yere. sevdiğim her evin bir köşesine -saksısına, parke arasına, perde arkasına, kanepe altına- ruhumdan bir şeyler bıraktım.

elimde kalan az miktarda ruhun telaşındayım şimdi.
mümkün müdür.
hiç ev'den çıkmasam.
bir güzellik yapsanız bana?

21 Ekim 2012 Pazar

Galiba uzaklığın nicelik olarak çok büyük bir önemi yok.
Galiba çok eğlenip günümü gün etmediğimden emin olduğu sürece yanında olmasam da çok hırpalamayacak kendini.

12 Ekim 2012 Cuma

Göğsüne burnumu bastırıp kollarıma sana ait tüm kaslara sıkıca sarılma emrini verdiğim o an; tüm endişelerden, tüm dertlerden, tüm kişilerden, tüm zamanlardan kaçabileceğim bir yer yarattım sende.
Ve bu yer, Somewhere Only We Know şarkısında bahsedilen şu yeri ütopik olmaktan kurtaran bir yer.

If you have a minute, why don't we go
talk about it somewhere only we know?
this could be the end of everything
so why don't we go
somewhere only we know?

10 Ekim 2012 Çarşamba

use your heart as a weapon
and it hurts like heaven

bu sözlerin ne kadar anlamlı olduğunu fark etmem için başımdan bir klinik beslenme dersinin geçmesi gerekiyormuş belki de lan.
en etkili ve tehlikeli silah kalp ama bedelini de cennnnnnett kadar acı çekerek ödüyorsun gibi gibi.

neyse.
Renk Muhabiri olarak son 10 günüm adamın biri tarafından akıl alamayacak kadar çok sayıda renge boyandığından gözler biraz kör oldu, rapor edemedim bu nedenle neler oldu neler bitti.

neler olduğunu unuttum. o yüzden en güncel bilgilerden gideyim. bugün türkiye'de kalan son 3 The Civil Wars biletlerinden birini aldım. şu konsere en çok birlikte gitmek istediğim insana diğer kalan 2 biletten birini alamadım çünkü koduumun kartı hata verdi. içime oturdu yani bir diğer deyişle.



sonunda  başlığı "ŞİŞMANLIK" olan konuya geçebildik lan. bu konuya gelebilmek için 2 sene boyunca gerçek anlamda kıçımızdan alev püskürtecek denli çabalamak gerekiyormuş demek ki.
bunu psikoloji okuyan bilge ile paylaştığımda  seneye "DELİLİK" başlıklı bir konu göreceklerini düşünerek umutlandı.

dün saçlarımı kestirdim. bugün de kestirdiğim kısa saçlarım sayesinde 7 dakikada duş alıp çıkabilmenin dayanılmaz hafifliğini yaşayarak okula gittim.

geçen sene 3 ay boyunca 3 kez açılıp kapanan kanal tedavili dişimin tekrar açılma zamanı gelmiş olmalı ki inanılmaz boyutlara ulaşan ağrısı başıma da vurup tüm günümü sikiyor. dersleri asıp dişçiye gideceğime inanamıyorum lan, daha az rock'n roll olamazdım galiba.

yine geçen sene bu zamanlar evimize giren ve bize oldukça neşeli günler yaşatan fındık faresi Ezine'nin kardeşi olduğunu düşündüğüm henüz isim koymadığımız bir fare var artık evimizde. İntikam almaya geldiğini salonda yemek yediğimiz masanın üzerine bıraktığı saçma bokları görünce anladım ve böbreklerime kadar korktum. tıpkı kardeşi Ezine'ye yaptığım gibi balkon kapısını açıp "BAK FARE... BİLİYORUM BURASI ÇOK EĞLENCELİ BİR PARK GİBİ GELİYOR SANA. AMA İŞ CİDDİ. ABİN BU DENEYİMİ CANIYLA ÖDEDİ. KİBARCA VE FAİRPLAY BİR RUHLA SÖYLÜYORUM. TERK ET BURAYI. OBANI BAŞINA YIKARIZ. YEDİ SÜLALENİN KÖKÜNÜ KAZIRIZ. KİMİNLE DANS ETTİĞİNİ BİLMİYORSUN. ŞİMDİ GİDİYORUM. İYİ DÜŞÜN TAŞIN. YUVANA DÖN. BURALAR SANA GÖRE DEĞİL. NO COUNTRY FOR FAREMAN"

haftasonu ilaçlama şirketi ile bu kan davasına bir son vericez. çünkü ya biz gideceğiz ya da Ezine'nin ailesi gidecek. VE DOSTUM İKAMETGAHINI DEĞİŞTİRMEYE ÜŞENEN BİR AİLE VARSA O DA BİZİZ.

daha demin abim masamdaki Lucky Strike paketinden bir sigara alıp yaktı ve sonra hayat üzerine ayakta 3 dakika muhabbet ettik. "güzel sigaraymış" dedi ve odamı terk etti. sigara içiyor olduğumu bilmemesi gibi hayati bir ayrıntıyı burda paylaşmak istiyorum. hikayenin ilginç kısmı buydu.

neyse. yarın erasmus ders eşleştirmeleriyle ilgili bilgi alıp ona göre başvurup başvurmayacağıma karar vereceğim. o kadar boktan bir konu ki bu, kararımı etkilemesinden kaçındığım adamın kararımı etkilememesine imkan yok aslında. öyle derine işledi boyaları..

odam yine içeri girdiğimde halının desenini göremeyeceğim kadar çok dağınık. formumdan hiçbir şey kaybetmeyip bilakis becerilerime beceri kattım.

bu da kesilip biçilmiş saçlarımdan bir kare.

29 Eylül 2012 Cumartesi

Tüm gece heyecandan uyuyamadım.

27 Eylül 2012 Perşembe

Selam sevgili.
Bugün herkes bana senin ne zaman döneceğini sordu.
Ne zaman dönüyorsun?

26 Eylül 2012 Çarşamba

Bugün Burak'la buluştum. Sahaf Festivaline gittik. 5 tane kitap aldım. En güzeli de Aziz Nesin'in çocukluğumda okuduğum "Böyle gelmiş böyle gitmez / yol" kitabı idi. Çok duygulandım eski ve yıpranmış bir versiyonunu bulduğum için.
Sonra Burak ve Cansu ile Hazzo Pulo'ya gidip çay içtik. En son Görkem'le gitmiştim oraya ve beyaz peynirli domatesli biberli tost sipariş etmiştim. Yine aynısından istedim. Bu tostun özelliği, dostlarım, ne kadar dandik görünürse görünsün bir ısırık aldığınız anda hemen siz de aynısından sipariş ediyorsunuz. %100 çalışıyor. Neyse. Gittiğimden beri Burak'ın saçları uzamış, yaz okulunda ortalamasını 2.80 yapmış, Antalya'ya tatile gitmiş ve ben gelene kadar 3 kitap çıkartıp, 8-9 farklı kadınla sevişmiş olup beni accayip şaşırtma planları yapmış. Nebbiçim nebbiçim özlemişim serseriyi ya.
Sonra laf doğumgününden açıldı.
Geçen sene Osman, Görkem, Duygu ve ben İstanbul Bienali'ne giderken yolda Burak ve Dora'ya rastlamıştık ve Osman orda beni onlarla tanıştırmıştı.
"Oha lan daha bir yıl olmadı tanışalı ama şu geldiğin noktaya bak hayatımdaki.." dedi.
Sessizce kafamı salladım. Sigarasından otlandım. Sonra da kalkıp evlere dağıldık.
Yarın da Osman'la, ertesi gün Tilbe'yle, sonraki gün de Canberk'le buluşcam.
Melike pazar günü geliyor Amerika'dan.
Yavaş yavaş yeni sezon başlıyor lan.
Görkem aradı. Yarın yola çıkıyorlarmış. Galiba gerçek anlamda 70 saatte falan Türkiye'de olacak.
Daha çok var. Yaklaştıkça daha zor oluyor. Koduumun avrupa haritası.

25 Eylül 2012 Salı

Aşırı Uzun Yazı

Fırsat bulup da Litvanya'yı terk edişim ve Coldplay konseriyle bir şeyler yazamamıştım. Şimdi alayım sazı elime..
Bavulumu çantamı her şeyimi aldım elime, Ezgi ve Tuba, Orhun, Arif, Burak, Barış, Hasan hep beraber yumak olup terminale doğru yola koyulduk. Yolda şakalar komiklikler vesaireler ile mutlu mutlu vakit geçirdik, Tuba telefonumu istedi vidyo çekmek için (önemli bir ayrıntı ihtiyacımız olacak buna) 
otobüse binmeden önce isteyen kişilere elimi öptürdüm ve 1 cent verdim yolluk parası olarak. Daha vedalaşmayı tam bitirmemiştim ki şöför kapıları kapattı, aslında hoşuma gitti çünkü VEDALARI SEVMEM...
Camdan el salladım herkese ve işte böylece Utena'yı terk ediyordum. 
Yaklaşık bir 10 dakika geçmişti ki yola çıkalı, müzik dinleyeyim diye telefonuma yeltendim. Önce ceplerime, sonra çantama, sonra poşetlerime.. YOKTU. Telefon yoktu lan. TUBA'DA KALMIŞTI! Vilnius'a gittiğimde beni karşılayacak olan Viktorija dahil annemin babamın bile numaralarını bilmiyordum. Adeta telefonsuz bir hiçtim lan. o telefona ihtiyacım vardı. Birkaç saniye paniğin beni yönetmesine izin verip elimi kolumu çaresizce çırparak sağa sola bakındım. Sonra hemen gerçek bir oğlak kadını gibi başarılı kriz yöneticiliğime başvurmam gerektiğini biliyordum. İpleri elime aldım. Bir planım vardı! Ayağa kalktım ve şöyle bağırdım:

"STOP THE BUS!!" 

Şöför ne olduğunu anlayamadı, yarı litvanca yarı ingilizce telefonumu unuttuğumu söyledim. Otobüsü doldurdu, benimle birlikte aşağı inip otobanın ortasında beni bavullarım ve poşetlerimle kaderime terk ederken Good luck demeyi de ihmal etmedi. Teşekkürler amk, teşekkürler..
Sonraki sahnede, trafiği kollayarak tekerlekli bavuluyla otobanda karşıdan karşıya geçmeye çalışan beni görebilirsiniz..
Tek bir çarem vardı. Tamam bavulumun tekerlekleri vardı ama bu onu bir taşıt yapmıyordu.. Otostop dostlarım..
Demek zamanı gelmişti. Otostop bekaretimi kaybedecektim..
Ürkek ve çekingen tavırlarla kolumu kaldırdım ve hareketi yaptım. 
Aradan neredeyse 10 dakika geçmişti. Skor sıfırdı. "Yeterince güzel bir kız olsaydım şimdiye 10 tane araba durmuştu :((" diyen benliğimle mi yoksa "Ulan yoksa baş parmak aşağı yönü mü gösterecekti, hareketi ters yapıyorum diye mi durmuyorlar ki??" diyen benliğimle mi savaşacağımı bilmeyerek bekledim, bekledim, bekledim..
Bir araba 10 metre ötemde durdu, geri geri yanıma kadar geldi. 
İçimden gerçekten hiçbir zaman etmediğim şekilde 4X gücünde dua ettim. İyi insanlardır umarım diye.
İki adet ortadoğulu oldukları belli arkadaş bana nereye gideceğimi sordu. Yol üstünde atabileceklerini söyledim. Atla dediler. O noktadan sonra çok da seçme şansınız kalmıyor zaten.
Neyse, arkadaşlar Lübnanlıymış. Biraz havadan sudan konuştuk, onlara telefonumu unuttuğumu söylemedim ki, eğer beni kaçırmaya kalkarlarsa POLİSİ ARAYABİLEYİM MESELA..
Yurdumun önüne kadar getirdiler sağolsunlar. Ezgi'nin ya da Tuba'nın tam kesin olmamakla birlikte beni gördüğünde tepkisinin "OHA ÇOĞALMIŞ LAN" olduğunu hatırlıyorum.
Telefonumu aldım, yarım saat sonraki otobüse tekrar bilet alarak bu sefer Utena'ya gerçekten veda ettim.

Vilnius'a geldiğimde Viktorija aldı beni, bavullarımı ve valizlerimi onun evine bıraktık, sonra tekrar terminale gidip Varşova otobüsümü yakaladım. Geceyi orda geçireceğimi düşününce, otobüs baya rahattı. Yanımda kimse oturmuyordu türkiyede hep hayallerimi süsleyen "iki koltuğa hakim olma" hakkını yakalamıştım sonunda. Ama bu sefer de ben istemiyordum lan. Meeh diyip tek koltuğumda paşa paşa uyudum. Varşova'ya indiğimde henüz hala güneş doğmamıştı. Yaklaşık 3 saat de terminalde uyudum. 


Uyandığımda hava çok güzeldi. Hemen information ofisinden bir harita edinip gezmeye başladım. Akşama doğru bana sahne önünden bilet ayarlayan Gökhan da geldi. Biraz da onunla gezindik. 

Ertesi gün çok heyecanlıydı çünkü KONSER GÜNÜYDÜ. Bir önceki gün hava o kadar güzel olup bir sonraki gün hava nasıl o kadar boktan olabildi bilmiyorum ama, gayet boktandı. Neyse, erkenden kalkıp biraz Old Town kısmını gezdik, daha sonra zaten stadyuma olan yolumuz yaklaşık 1,5 saatlik yürüme mesafesinde olduğundan ve insanların 1 gün önceden giriş kısmında yatmaya başladıklarını bildiğimizden gezintiyi kısa kesip stadyuma doğru yola koyulduk.



Stadyuma geldiğimizde ben asıl kendi biletim olan tribün biletimi gişeden teslim aldım. Ama konsere Gökhan'ın havalı golden circle bileti ile gireceğim için tribün biletimi satmam çok mantıklı bir hareket olacaktı. 
Golden Circle kısmına kaydımızı yaptırıp sıramızı aldıktan sonra Gökhan'ı kuyrukta bırakıp gişe kısmına doğru yol aldım. Elimdeki deftere "TICKET FOR SALE ;)" yazıp bir ağaca yaslanarak müşterilerimi beklemeye başladım. Bir çocuk gelip "gişedekiler böyle şeyleri görünce pek hoşlarına gitmiyor istersen dikkatli ol, yaklaştıklarında sakla kağıdı" diyip koşarak uzaklaştı. "HEY HEY BEKLE İSMİN NE??" dedim. Ama çoktan gitmişti, onu bir daha hiç göremeyecektim......

Bir adam gelip 198 zlotylik biletime 50 zloty teklif ettiğinde hakarete uğramış gibi hissettim. Yanıtım:  "JUST... DONT..." idi.
Sonrası sürekli alıcakmış gibi yapıp da almayan zibidi coldplay fanleriyle uğraşmakla geçti.
Tam hiç yoktan iyidir diyerek 50 zloty'e bırakacaktım ki, orta yaşlı bir adam gelip kaç para olduğunu sordu. Çekinerek "100?" dedim. "SERIOUSLY??" dedi. Hasiktir dedim. Keşke 150 falan deseydim. Ama laf ağızdan çıkmıştı bir kere, belli ki bende tüccar kafası da yoktu. İleride olabileceğim muhtemel mesleklerin yazılı olduğu kağıttaki "TÜCCAR" hanesinin de üstünü nasıl çizdiğimin hikayesini dinlediniz..

Sonra gidip o parayla Gökhan'a teşekkür hediyesi olarak Coldplay'in tur tişörtünü aldım. Kendime alamadım çünkü param yoktu. Ve bu acayip içime oturdu. İstanbul'a gider gitmez aynısından bastıracaktım!

Stadyuma girer girmez inanılmaz bir yağmur bastırdı ve daha 5 saat bekleyeceğimiz düşünülecek olursa, boku yemiştik sevgili dostlarım. Bir kere, açtık lan. Ve içerde satılan tek yiyecek hotdog idi. Sucuk, sosis, salam vejetaryeni olarak boynumu büküp Gökhan'la birlikte sıraya girdim. Kasadaki çocuğa acaba bana ekmeğin içine sadece ketçap sıkarak verip veremeyeceğini sordum. Çocuk "Veririm ama yine de aynı fiyatı alırım :DD" dedi. Hay amk tamam hadi ver idi kafamdaki tek cevap. "OK :))" dedim ve ekmek arası ketçapımı teslim aldım. Hayatımda yediğim en güzel ekmek arası ketçaptı lan. Bittiğinde sadece güzel yemekleri bitirdiğimde tuttuğum yasdan tuttum hatta.

Sahnenin önünde yerlerimizi almıştık. Önümdeki 1,80'lik çift yüzünden tüm konserin onların öpüşüp koklaşmalarını izlemekle geçeceğinden çok korkuyordum ama neyse ki Coldplay "Hurts Like Heaven" ile konsere başladığı anda çılgın hoplamalar ve zıplamalar da başlamış sayıldı ve gözümü açtığımda bariyerlere yapışmış buldum kendimi. Chris Martin ile aramda kimse yoktu adeta. Hopluyordu, zıplıyordu, yerinde duramıyordu, bol bol poz atıyordu, ter içinde kalıyordu, şarkılar bitmesine rağmen piyanosu başında sürekli sololar atıyordu, yerlere yatıyordu, dans ediyordu... Derken In My Place, The Scientist, Clocks, Yellow, Warning Sign, Viva La Vida, Paradise, Charlie Brown, Up in Flames, Speed of Sound...




Ama benim için süpriz şarkı kesinlikle Violet Hill idi. O kadar güzeldi ki o şarkıyı canlı dinlemek.

                                                                      

Fix You çalarken dayanamayıp ağlayacağımı biliyordum, ki öyle de oldu.
Litvanya'dan ayrılmadan önce hattıma 50 litas yükletmiştim ki,

Fix You'da Görkem'i,
The Scientist'te Osman'ı
Yellow'da Bilge'yi
Viva La Vida'da Burak'ı 
Paradise'ta Ezgi ve Tuba'yı arayıp dinletebileyim diye. Ancak ve gel gör ki Polonya'ya girer girmez hattım kitlendi ve karnımda 50 litasla bir başıma kalakaldım..

Bi de söylemezsem huzur bulamaycağım, ayıpların en büyüğünü Trouble'ı çalmayarak yaptılar. Trouble'sız Coldplay mi olur lan. Süphanallah. Son ana kadar umut vardı içimde. Ama olmadı. Sonradan tüm turnenin setlist'ine baktım ve Trouble hiçbir konserde çalınmamış. Anlayan varsa beni bulsun. 

O gece gözlerimi kapattığımda konseri bir kez daha yaşayıp uykuya daldım.



Ertesi gün Old Town'ın kalan kısmını bitirdik. Varşova'yı Ankara'ya çok benzetmiştim o zamana kadar. Ama gel gelelim Old Town kısmı gerçekten tüm bu düşüncelerimi alıp yere çaldı. Mimari yapılara gereken önemi vermeyen bir insan olarak beni bile etkiledi.














Geri dönerken Old Town meydanında gitar çalan bir çocuk gördüm ki kendisine burdan en zevk alarak dinlediğim sokak müzisyeni unvanını armağan etmek istiyorum. Üstelik gitarının tellerinden birisi kopuktu ve çalma esnasında bir tanesi daha kopmasına rağmen devam etti. Bir Nirvana şarkısı rica ettik kendisinden. Gitarının çok "fucked up" olduğunu ama yine de deneyeceğini söyledi. Ben de önemli olmadığını söyledim ve ekledim: your voice smells like Kurt Cobain spirit! Lithium parçasını çaldı ama onun boyutu çok büyük olduğu için üşeniyorum şu anda ve tadımlık bir Lonely Boy performansı ekliyorum buraya.





Sabah tekrar Vilnius'ta olmak üzere gece otobüs terminaline gittim. Terminalde bir grup ingilizce sohbet ediyorlardı. "dünkü konser" içeren bir konuşma duyup "COLDPLAY KONSERİNDE MİYDİNİZ?? BEN DE!" diyerek aralarına atıldım. Adamlar konsere Rusya'dan gelmiş lan. Bense 5 saatlik bir otobüs yolculuğuyla oraya ulaşmıştım. Utandım. Bir süre muhabbet ettik. Sonra koltuklarımıza dağıldık.

Vilnius'a indiğimde yine sabahın körüydü ve önceden görüp not ettiğim 24 saat açık mcdonaldslardan birini bulup oraya obamı kurdum. Öğle saatlerine doğru Viktorija beni aldı ve birazcık gezip eve geçtik. Viktorija'nın dünya tatlısı bir köpeği var. Adı Tere. Sadece Litvanca biliyor. 



O akşam cipsimizi, kolamızı, şarabımızı, pizzamızı alıp bir kız gecesi düzenledik.




Ertesi gün bavulumu hazırladım, viktorija'ya sıkı sıkı sarılıp kesinlikle İstanbul'a geleceğinin garantisini aldıktan sonra havaalanında vedalaştık. 12 saatlik bir aktarma yaşayacağım Kiev havaalanına doğru pervaneli eski bir uçakla uçtum. Cam kenarındaydım ve sapık gibi sürekli dönen pervaneden bir saniye bile gözümü ayırmayarak durmasını bekledim. Neyse ki öyle bir talihsizlik olmadı. Kiev havaalanında iki tane koltuğu birleştirip Walking Dead izledim. Çünkü yiyeceğim azdı ve bi şekilde iştahımın kapanmasına ihtiyacım vardı. VE HEY! İŞE DE YARADI! 

Veee sonunda İstanbulda'yım.
Dün Şahika Abla karşıladı beni.
Abimle hala ayrılar ama beraberler falan. Çok değişik bir ilişki lan. Ama sorun değil. Şahika Abla hayatımda olduğu sürece benim için sıkıntı yok. 

Görkem cuma ya da cumartesi falan gelecek.
Çok heyecanlıyım.
Çok pislik bir duyguymuş bekleyen olmak.
Neler yapmışım ben ona böyle.
Tiksindim lan kendimden.

Şimdilik bu kadar.
Heralde daha 5 ay falan yazmam.
Ruhum emüklendi lan.
Allaaaaemanet.

22 Eylül 2012 Cumartesi

Saygı: Kutsallığı dolayısıyla bir kimseye, bir şeye karşı dikkatli, özenli, ölçülü davranmaya sebep olan sevgi duygusu. (TDK)

17 Eylül 2012 Pazartesi

Bugun gidisimin serefine Tuba daha onceden aldigi bir poset mumu yakip odanin muhtelif yerlerine koydu. Atmosfer baya guzeldi de mumlar Paris icin aldigim mumlarla ayniydi ve boyle minik alevleri izlerken birden resmen cok keskin bir aci duydum.
Bunu ne zaman asabilecegimi bilmiyorum. Gecmiste yasadigim her guzel sey ileride geriye donup baktigimda agzima sican bir sey haline donusuyor. Paris olayi "guzel sey" diye nitelendirilmeyecek kadar ayri "bir sey" oldugundan oturu sanirim. Daha once boyle bi degisik aci yasamamistim. Neyse ki cok kisa bir an surdu. Sonra tekrar etraftakilerin seslerini duymaya basladim.

Victorija ile konustum yarin Vilnius'a gidip valizlerimi birakacagim. Sonra da aksam Varsova otobusume atlayip sabaha orda olucam. Umarim burdaki son belgelerimle ilgili bir problem cikmaz.
Simdi yathayim.
Yarin hayli erken kalkip cantalarimi hazirliycam.
Utena'ya bir daha gelecegimi sanmiyorum hayatim boyunca. Bir guzel vedalasayim son uykumda.

Adamin birine not: Galiba bundan sonra dinlenmeyecek sarkilar, okunmayacak siirler gibi yakilmayacak mumlar da girmis oldu hayatima. COK NESELİ BİR DURUM GERCEKTEN. Salak herif. Hayatima yaptiklarina bak. Seni sevmiyorum.

16 Eylül 2012 Pazar

Hala gideceğimin farkına varamıyorum lan.
Tüm gün 2 günü kalan ben değilmişim gibi saçma sapan yatmakla gevinmekle geçti, bir şeylerin ters gittiğini sezinlemiş olmalıyım ki birden ok gibi fırlayıp bavulumu hazırlamam gerektiğini düşündüm. Daha sonra saçma gardırobumuzun bana düşen saçma bölümündeki tıkış pıkış %80'inini hiç giymediğim kıyafetlerimi kucaklayıp 3 gün önce aramızdan ayrılan Nida'nın yatağına yığdım.
Baktım baktım baktım.
Sonra gözlüğümü çıkarıp bir süre o yığının üzerinde uyudum.
Uyandığımda akşam olmuştu.
Neyse ki Başak Burcu Orhun arkadaşım çıkageldi  ve çılgın tekniklerle bavulumun büyük kısmını hazırladık.
Sonra bana veda etmeli bir aktivite düzenlememiz gerektiği fikri ortaya atıldı.
Son kez Loreta'da Vistiena Kepsynis yemek istedim dolayısıyla Loreta'ya doğru yola çıktık.
Caddeden Loreta'nın ışıklarının yanmadığı görülebiliyordu ama inanmak istemedik ve kapının kilitli olduğuna inanmak istememiz gibi ve birkaç kez tekmeledikten sonra vazgeçmemiz gibi...
Ne yapacaktık.
Burak aylardır önünden geçip bir türlü suşi yemeye cesaret edemediğimiz Çin restoranını artık denemekten başka bir çaremiz olmadığını söyledi. cesaret edemiyorduk çünkü Litvanyada bir Çin restoranında hangi dili konuşacaktık lan?! Türkiye'deki bir çin restoranı bir bilinmeyenli denklemken Litvanya'daki bir çin restoranı iki bilinmeyenliydi ve dostum bizler iki bilinmeyenli denklem dersini kaçırmıştık..
Her neyse. Çin restoranına girdik ve yaklaşık bir saatte google translate'in de üstün yardımlarıyla litvanca ve çince yazan menüyü  kısmen türkçe'ye çevirebildik.
Ben "Müthiş gevrek keskin soya soslu brokoli tavuk" olduğunu düşündüğüm bir sipariş verdim.
Yemek sırasında muhtelif zamanlarda masamıza gelip kah masamıza para bırakmak isteyip kah bizimle el sıkışıp bir şeyler anlatmaya çalışan sarhoş litvanlar yemeğin sonunda garsonlar birlikte bize bir şişe şampanya gönderdiler lan.
Ben ömrümde böyle bir şey yaşamadım dostlarım.
Hemen kontrol ettim "yan masa" mı diye, evet yan masaydı!
BU DURUMDA YAN MASADAN BİZE ŞAMPANYA GÖNDERMİŞ OLDULAR LAN!


Sonra şampanyayı afiyetle "bump"latıp afiyetle hüzünlenerek yudumladık.
Çıkışta orhun garson kıza bahşiş olarak dolar verdi ve imzamızı atarak saçlarımızı savurarak mekanı terk etme şansı tanımış oldu bizlere.
Keyfimiz çok yerine gelmişti.
Son kez "Call Me Maybe"de dansetmek üzere Antika'ya uğradık ve call me maybe'den sonra vaka vaka çalan dj'i kırmayıp bir şarkı daha uzattık çıkışımızı. 
Bu gece gökyüzü çok güzel. Yıldızlardan duyan gelmiş duyan gelmiş adeta.
Şimdi yatağımda kalan kıyafetleri Nida'nın yatağına attım, dişlerimi fırçaladım, odamdaki sondan ikinci gecemi geçirmek üzere burdan ayrılıyorum.
Garip bir şey oturdu içime ama galiba bir yerlerden ayrılmak insana böyle hissettiriyordu.
Unutmuşum hemen.

Adamın birine not: Sen ne yapıyorsun ki şu anda? Orda da yıldız partisi var mı mesela? Çünkü Cemal Süreya'nın "öbür kıta" ile ilgili söylediği şey şu an bizim için geçerli değil, biliyorsun. ve baya az kaldı kollarına.

14 Eylül 2012 Cuma

Ne hallerdeyim ya.
Adam bir kez cagri atiyor telefonuma.
Cevapsiz cagrilardan rehberime kaydettigim ismine bakip bakip ozluyorum.
Neyse.
Coldplay konserine 5 gun kaldi.
Chris Martin'le opustugum ruyanin uzerinden 2 gun gecti, bilincaltim nasil hazirliyorsa artik kendini konsere..
Cokeycanliyim.
Bakalim The Hardest Part'i calacaklar mi?

13 Eylül 2012 Perşembe

Gitmeleri, gelmeleri, dönmeleri, dönüp de bulmaları, tenhalarda buluşmaları, kalabalıklarda kaybolmaları, nehir olup akmaları, ard arda güneşler batırmayı, her gece başka başka yataklar kutlamaları, ısırarak iz bırakmaları, sevişirken uyuyakalmaları, hiç açılmadan çöpe atılan şarapları, metro turnikelerinde tekrar öpüşmek üzere ayrılmaları, kısa tutulan sarılmaları, aynı kıtada bulunmaları, uzatılan sarılmaları, saat farklarını unutulmaz kılan adama.

Diyorum ki, hazır da eldivenleri çıkartmışken, bir cinayet mi planlamalı?

10 Eylül 2012 Pazartesi

30 gün notu

bak bir'i bitti bile.

9 Eylül 2012 Pazar

bir insanı fazla önemsemeye başladığınızda, onun yaşadıklarına değer vermeyi unutabiliyorsunuz.
etrafta sevip bağlanacak birini bulduktan bir süre sonra kendi kabuğunuza çekilebiliyorsunuz.
eğilip kendinize kapanıyor ve o kişiyi ne kadar sevdiğinizi tekrarlayıp durabiliyorsunuz kendi kendinize.
sevdiği insan omzunuza pıt pıt yapıyor. söyleyeceği, anlatacakları var.
ilgilenmeyebiliyorsunuz.
orda olduğunu bile fark edemeyebiliyorsunuz.
çünkü belki o'nunla işiniz bitti.
bir noktadan sonra kendi kendine götürebiliyorsunuz işi.
başlangıç sürecini tetikleyen düğmeden başka bir şey de olmayabilir yani o kişi.

şimdiye kadar bir süredir unutmuştum ama hatırlamış oldum yeniden.
sevgili, en iyi arkadaş değildir.
hiçbir zaman olamaz.
olmasın da zaten.


8 Eylül 2012 Cumartesi

Dun aksam odamizda cay partisi verdigimiz icin cok memnunum lan. Yeni iki tane Türk cocuk geldi Erciyes Universitesinden. Onlarla tanisip muğabbet ettik. Yeni tanistigim her insana sordugum soruyu kendilerine de yonelttim: "Coldplay dinler misin? 19 eylulde Varşova'daki konsere benimle gelir misin?"
Orhun arkadasimiz tipik bir basak burcu erkegi. 20 kilo bagaj hakki olmasina ragmen kayak malzemelerini yaninda getirmeden rahat edemeyecegi icin 30 kiloyu gecmis. Duzgun esortmanlari, markali saati, terlikleri, elinde termosu, iphone'u ve marlborasiyla cikageldi odamiza. Cocuk surekli banyodan yeni cikmis huzurlulugunda lan cok garip. Neyse, bu arkadasimiz Coldplay'i cok sevdigini ve bu kadar yakina gelmisken kacirmak istemedigini soyledi bana. Sonra UP FIVE yaptik. Cunku bu beni mutlu etti. Cunku hicbi konsere yalniz gitmedim su ana kadar ve gecenin bi vakti konserden cikip tek basima hosteli bulmaya calismak istemiyordum.
Gonul isterdi ki bu efsanevi konserde yanimda cidden olmasi gereken kisiler olsun.. Ama sonucta canim da sagolsun yani.

Daha sonra cay partimizin sirin ismi Sharunas ile Game of Thrones soylesisi yapmaya basladik ve birden kendimi tum ingilizce vocabulary'mle Sibel Kekilli'nin porno yildizi olarak anilmamasi gerektigini savunurken yakaladim. Ama bildigin savasiyorum yani. Unfair dedim. She's talented dedim. Sonunda banene lan dedim. None of my business dedim.

Cay partimizin onuru bir sise rose sarapla kirlendi. Gecenin sonunu yine Amy Winehouse'un olumune uzulerek ve Görkem'e bol bol kufrederek getirdim.

Degisik bi ruya gordum. Vilnius gezisinde tanistigim Mantas yer aliyordu icinde. Acik bufe olan bir davetteymisiz ve Mantas hayati boyunca hic yaprak sarmasi yememis. Hemen nasil yenilecegini ogretiyormusum. Sohbet falan ediyormusuz. Sonra bu davetin zengin kuzenimin nisan toreni oldugunu farkediyormusum. Peki Mantas'in orada isi neymis? Davet etmisim. Pekala. Zengin kuzenim nisanlik elbisesi icinde bana gelip kulagima hamile oldugunu soyluyormus. Kiz mi erkek mi diyormusum. Ne bileyim diyormus. KİZ OLSUN LAN diyormusum.
Sonra bol bol ananas ve portakal yiyerek ruyayi sonlandirdim galiba.

Sonuc: BİBİLİK İC GUDULERİM GİT GİDE KUVVETLENİYOR!!

Osman'i, Bilge'yi, Sena'yi, Reyyan'i, Duygu'yu, Melih'i teek tek cok ozledim lan. Melike de ekimde donuyormus amerikadan neyse ki. Tam denk gelicez onunla da.

Bir daha uzaklara gideceksem hatirlayayim da önce tüm özleyeceklerimi öldüreyim, işim daha kolay olur.

7 Eylül 2012 Cuma

Yine oldu.
Yine o konustu ben dinledim.
Yine "gel artik" dedi, kafami salladim, kafamı salladığımı telefonda göremedi, gidemedim.
Benim yerimde olmak istemezdi.
Telefon operatorlerine kufrettim.
Avrupa haritasina kufrettim.
Bulunmak isteyip de bulunamadigimiz her yere kufrettim.
Bulutlari takip etmeyecegime soz vermistim, ama bulutlardan gokyuzunu goremedigim zaman ne yapacagimi bana hic soylememisti.
Ne yapacaktim?

6 Eylül 2012 Perşembe

Virgin Suicides

3 gündür hastaneye gidip bebek diyeti hazirliyoruz. Bibi olacagim icin verilen bilgileri sünger gibi emüklüyorum. Hocamiz cok tatli, gecen gun markette gorup pahali diye alamadigimiz cikolatalardan ikram etti.
Bu sabah kalktigimizda havada gunes parliyordu. Buna guvenip eteklendik. Hastane yolunda ancak korku filmlerinde olacak sekilde cok ani bicimde bulutlar tepemizde toparlandi ve yagmuruyla bizi dövdü. Yagmurda kucuk eteklerle ve ince bluzlerle sekerken 3 aydan sonra ancak bugun gercek birer kuzeyli olabildigimizi dusundum.

Hastaneye geldigimizde Ezgi'nin yumurtaliklarindaki kist agrisi soguk yuzunden iyice atarlanmisti. Bu nedenle rica edip hemen kadin dogumda randevu ayarladik. Ultrasonla muayeneden sonra "bottom" muayene isteyen doktor'a ezgi'nin "virgin" durumlarindan bahsettigimizde yuzundeki "SERIOUSLY?!" ifadesi baya uzulmesine neden oldu.. "DOGRU ERKEGİ ARİYORUM TAMAM Mİ :((" demek zorunda hissetti kizcagiz kendini..

Elinde supurgeyle gece gunduz temizlik yapan gürbüz yan oda arkadasimizi en son dunku erasmus partisinde sahnede sevisirken birakmistik sabah yine elinde supurgesiyle bulduk galiba hayat boyle bir sey.

Ruyamda Berlin'e gidecekmisiz ama canim pek istemiyormus, oflaya puflaa hazirliyormusum valizimi. Havaalanina ulastigimizda pasaportumu evde unuttugumu farkediyormusum. Burak'in tanidigi bi gangster bana 10 dakikada sahte pasaport basiyormus ama fotografimi begenmedigim icin bizimkileri dis hatlardan el sallayarak ugurluyormusum. Sonra da bari Görkemlere gideyim diyormusum. Ama hala Sülün'deki evleriymis, girince oraya cok seviniyormusum, Burak'la ve Dora'yla dizi izliyormusum. Gorkem simit almaya gitmis, gelecekmis. Sonra da uyandim.

15 dakika sonra yemegin altini kapatmam gerekiyor, unutturmayin.

5 Eylül 2012 Çarşamba

tirbişonla açmaya uğraştığınız şarabın mantarının tam da "pıt" ettiği anda shuffle'dan çalmaya başlayan şu güzide şarkı:

"I need some fine wine and you, you need to be nicer
for the good times and the bad times that we had." 

ya dünya çok küçük
ya da bazı şarkılar çok büyük


4 Eylül 2012 Salı

The Real Edi ve Büdü

Dün akşam Edi ve Büdü'nün tarihini yeniden yazmış olduk.
Asansörde tanıştığımız Edi akşam vakitlerinde konuğumuz oldu.
Laf lafı açtı derken, Edi galiba içtiği 11 adet biradan olsa gerek kendini Tuba sandı.
Başta şaka yaptığını düşündük ama pijamalarını giyip tuba'nın yatağına yatıp uyumaya başladıktan sonra işin ciddiyetini kavradık.
Edi Tuba olunca, Tuba'nın evrende kimliksiz kalması hoş olmazdı, bu nedenle kendisi Edi olmuş oldu.
Edi Tuba'nın yatağını işgal ettiği için, Tuba Ezgi'nin yatağında uyudu.
Bu da Ezgi'yi Büdü yaptı.

Bir de bir ara Edi'ye, Tuba'ya dönüp türkçe olarak "KOCANDAN ÖNCE BEN YATTIM YATAĞINDA" dedirtmeyi başarmamız çok güzeldi lan.
Bu da böyle saçma bir hikayeydi işte.




Son zamanlardaki en büyük eğlencemiz olan Litvan arkadaşlarımıza türkçe tekerlemeler söyletme şampiyonşip'in Edi ayağını yukarıdaki vidyoda bulabilirsiniz iyi seyirler.

3 Eylül 2012 Pazartesi

feysbukumu kapattığım için mi sosyal hayatım şenlendi yoksa sosyal hayatım zaten şenlenecekti de feysbuku kapatmama mı denk geldi bilemiyorum.
bugün 2. gün.
iyi gidiyorum.

neyse.
bugün yeni akademik yılın açılışı yapıldı, biz de erasmus öğrencileri olarak sahnede ufak çaplı bir konuşma yaptık. labas, mano vardas, aciu kelimeleriyle falan süsleyince konuşmayı, pek hoşlarına gitti herkesin. zibidiler.
dilek balonu uçurduk bu arada.
bir future bibi olarak balonuma "IT'S A GIRL!" yazıp saldım gökyüzüne. sonradan keşke IT'S A HEALTHY  BABY falan yazsaydım diye üzüldüm. çünkü bilirsiniz. SAĞLIKLI OLSUN DA.. Tuba balonuna PARA yazdı ama uçurması gerekenden erken bir zamanda elinden fırladı gitti balon, çok trajikti.
yurt fena hareketlendi gider ayak.
önümüzdeki 20 gün baya dolu geçecek gibi gibi. sonrası zaten türkiyeye, mercimeğe, bulgura, çiğköfteye dönüş.
şimdi gidip game of thrones izleyeyim.

1 Eylül 2012 Cumartesi

bir ay nasıl bu kadar güzel başlayabilir?
dünyada hissedilecek ne kadar fazla ve değişik duygular varmış meğer.
herkes her şey çok normalmiş gibi davranıyor, anlamıyor kimse.
dünyanın en önemli kişisi katılacak hayatıma aylar sonra halbuki.
dünyanın en güzel yüzüne sahip insanı.
daha şimdiden biliyorum.
hiçbir şeyden bu kadar emin olmamıştım.
çok güzel şeyler olacak.

30 Ağustos 2012 Perşembe

Bu sabah göbeğime kadar sisle uyandım.
Martı sesiyle uyanmayı yeğlerdim haliyle.
Müşfik Kenter'in öldüğünü 15 gün sonra öğrendim.
Sikiym böyle uzaklığı.

28 Ağustos 2012 Salı

just because I'm losing doesn't mean I'm lost

şu an 200 liraya burdan uçağa atlayıp istanbulda olabilirim.
200 liraya çok güzel iki adet kola koşup sonra gerisini hiç düşünmeyebilirim.
ama sonra.
bir ara gözlerimi açar ve
yine düşünmeye başlarım.


27 Ağustos 2012 Pazartesi

Bugün çok boştu.
Bugünü geçmiş zamanda cümle kuracak şekilde tarif edebildiğime göre, farketmişsinizdir, saat 21:34 ve ben günü çoktan sonlandırdım.
Artık havalar 3'de aydınlanmıyor burda da günler kısalda baya.
İki günde bir gidip marketten iki tane muz alıyorum halbuki bir gün gidip 10 tane muz almam daha mantıklı olur lan.
Sabah kendime baya güzel bir kahvaltı hazırladım, tencerede kaynattığım suyla da çay içtim.
5 gündür tek başımayım.
Sağ kolumun arkasında sandığım şey olmamasını umduğum bir şey çıktı.
13 yaşımdayken annem ve babam beni babannemin yanına bırakıp tatile gitmişlerdi.
Bütün arkadaşlarım fiti fiti tatil yaparken tüm yazımı babannemle geçirmiştim.
Babannemi çok severim ama konu bu değil.
Neyse, sonra bir sabah böyle sağ kolum ağrıyarak uyandım, baya ağrıyor ama. Omzumun sırt tarafında bir kızarıklık var, kaşınıyor ve acıyor. Önemsemedim pek. Sonraki sabah uyandığımda iğrenç biçimde minik minik su topcukları vardı orda. Zona denen SIKINTI hastalığı dostlarım.
O kadar kötüydü ki, 15 gün falan gittikçe büyüdü büyüdü. İğrenç bir hal aldı. İz kalma ihtimali bile var demişti doktor.
Yine ondan olursa diye korkmamın nedeni hem connected2me'ye girecek kadar cidden içimin çok sıkılmış olması hem de kolumda bir ağrı var.
Yaban ellerde ciddi hastalık geçirmek kutucuğuna da tik atmasam olmaz zaten, o bi kesin.
BAKALIM NELER OLACAKTI..


24 Ağustos 2012 Cuma

"lay down in a green grass, remember when you loved me"
galiba bir şarkının içinde geçen sözlerden beni en çok üzeni bu.
eğer bir şeyler unutulacaksa, keşke mümkün olsa da iki kişi aynı anda, ama tam olarak aynı anda, salisesine kadar aynı anda unutsa.
çünkü birisi daha önce unutunca, diğeri hayatında yaşadığı en boktan döneme giriyor.
ve çaresizce onun hatırlamasını bekliyor.
çaresizce kaşlarını kaldırıyor, gözlerini açıyor kocaman, soru işaretleriyle bakıyor diğerinin yüzüne, orda bir yerlerde birkaç kırıntı arıyor harıl harıl, yok, yok, yok!

şu çok yanlış. hissettiklerimizi hatırlamaya çalışmıyoruz aslında; yeniden hissetmeye uğraşıyoruz.
işte bu yüzden boka sarıyor.
rahat bırakın hissettiklerinizi.
çok ince poşetler onlar. bir kez kullanılınca yırtılıp bi işe yaramayanlardan.
onlar asla geri gelmeyecek otobüsler gibi. ıslık çalmayı bırakın ardlarından.
yenilerini oluşturmaya bakın.

bir daha kimse sizi 'öyle' öpmeyecek, tamam.
ama belki de başka biri sizi 'böyle' öpecek.
çok başka biri de 'şöyle' öpecek mesela.
böyle'nin şöyle'den, öyle'nin de böyle'den iyi olup olmadığını bilmiyoruz ki.
neden denemeyelim.

Paris'ten döndüğümden beri bu küçük şehirde olmayı geçtim, odamdan çıkmamam fena sinirlerimi bozuyor.
Yalnızlıklıktan nasıl zevk aldığımı düşünüp dururdum ama bu kez yalnızlığın iyi geldiğini söyleyemiycem.
Geçirilen birkaç mükemmel günden sonra, ışıklar açık kocaman odada radyo eksen dinleyerek uyumak. Bilmiyorum. Zor.
Bugün duş alıp markete gitmek üzere dışarı çıktım.
Marketin yakınlarındaki bankta bir çocuk gitarıyla bir şeyler çalıyordu. Yaklaştıkça şarkıyı seçebildim. Hoobastank- The Reason. Baya da olmuştu dinlemeyeli, ortaokuldaydım manyaklar gibi sarıp sarıp dinlediğimde, karışık kasedimin bir numarasıydı lan resmen. Şaşırdım ziyadesiyle. Ama çocuğun yanına gitmek gelmedi içimden. Önünden geçtiğimde arkamı dönüp baktım o da bana bakıyordu. Sigaram olsaydı yanına oturur yakardım bi tane, ama sigaram yoktu. Geri dönerken oturdum yanına. Meyveli yoğurt almıştım, bi tane ona verdim bi tane de kendim yedim. Sigara'dan daha sağlıklı bir giriş oldu en azından. Sonra da güle güle diyip kalktım gittim.
Yurtta kimse yok.
Bugün hava güzel, belki akşama doğru çıkar gölün o taraflarda şarap içerim.
Param çok azaldı.
Annemlerden istemeye pek yüzüm yok zira daha dönüş biletimi almadım.
Yarın Feist konseri var.
Hala bu kadar şanssız olduğuma inanamıyorum ya.
Nasıl kaçırırım, aklım almıyor.

23 Ağustos 2012 Perşembe

En çok hoşuma giden şey, bildiğimiz halde asla söylemediklerimiz.
Söylemediğimiz halde bildiklerimiz.
Bazı zamanlar, kendi içinde savaşıyor kanlı bıçaklı asla söylemedikleriyle ve asla söylemediklerini bağıra çağıra söylemek isteyen kişiyle, ama kazanan her seferinde "bildiği halde söylemeyen" kişi.
Tavan arasında, kalın perdenin minik aralığından sızan ışıkta tembel tembel dolanan tozların arasında uzanmış yatarken bu savaşı izlemek gerçekten çok güzel.
Kimse o'na söylemedi, aşık olmak ve savaşçı olmak aslında aynı şeyler.

10 Ağustos 2012 Cuma

bugün osman'ın doğumgünü.
bu yüzden sabah çıkıp hattıma 15 litas yüklettim.
sonra dayanamayıp görkem'i aradım.
galiba 2 dakika falan konuştuk.
gece 00:00'da da osman'ı aradım.
onunla da 1 dakika konuştuk.
yani 15 litas'la toplam 3 dakika konulabildim.
söylemek istediğim her şeyi yutmak zorunda kaldım yine.
sikiym. eve dönmek istiyorum. sevdiğim insanlarla dilimizin %80'ini kullanarak sabaha kadar susmamak istiyorum.
bir de beyaz peynir.
plastik kutuda beyaz peynir.

7 Ağustos 2012 Salı

İnsanların üzerine şarkıları değil, şarkıların üzerine insanları giydiriyorum.
O insan parça pinçik olup döküldüğünde, şarkının üzerinden sıcak su ve süngerle o insanı çıkartmaya çalıştığımda, kazıyamadığım bazı kısımların olduğunu görüyorum.
Ve ne zaman o şarkıyı dinlesem, ses, kazıyamadığım kısımlara çarpıp yansıdıktan sonra kulağıma geliyor.
Her seferinde, tüm bunların olmasına izin verdiğim için, hazır da yağmur yağıyorken, kendimi sevmiyorum bugün.


5 Ağustos 2012 Pazar

Galiba son 5 yıldır falan izlediğim en güzel filmi izledim.
Güne yavşak yavşak gülümeseyerek başlamamı sağladığı için yapımında emeği geçen tüm amigolara teşekkür ediyorum.

4 Ağustos 2012 Cumartesi

Evren'in insan hüznünün bir sonucu olduğunu öğreneli çok olmadı.
Hayli yalnız hissediyorum.
Orda burda evrenler yaratıp arkama bakmadan başka evrenler yaratmaya gidiyorum, çünkü anında unutuyorum onları.
Bir çaresine bakmak lazım.

Çekirdeğine indiğimde o'nu anlamadığımı düşünüyor.
Buna ikinci kez şahit oldum.
Bu nasıl bir şey biliyor musunuz, size hiç oldu mu, o'nu anladığınızı biliyorsunuz, o'nu o ana kadar öyle bir tatlı tanımışsınız ki biliyorsunuz yani, "beni anlamıyorsun" dediğinde, hele "beni kimse anlamıyor" dediğinde, o kimse kitlesini oluşturan herkesle anında aynı seviyeye itildiğinizde, içiniz yanıyor. 
İçiniz yanıyor, içiniz acıyor, kulağından kıvırıyorlar içinizi.
Bir şey yapamıyorsunuz, hiçbir şey.
Çünkü aklınız almıyor, NASIL GÖREMEZ YA, aklınız kaçtı kaçacak.
Çırpınıyorsunuz.
Bi boka yaramıyor.
Çok üzüyor.

31 Temmuz 2012 Salı

insanlara duygularımı anlatmakta başarılı olmadığımı her seferinde farkına varmaktan sıkıldım.
karşımdaki kişiyi kıskanmama neden olacak biçimde güzel bir şekilde aktarıldığında duygular, rahatsız oluyorum.
sinirlendiğinde ağzına geleni karşısına çıkan ilk insana söyleyen insanlara da özeniyorum.
içim boşaltılmış gibi.
bir şeyler yanlış yetişmiş en baştan benim içimde galiba.
bu yüzden "en iyi arkadaşım kim" diye düşündüğümde, bir cevap bulamıyorum, çünkü kimseye hiçbir zaman o kadar yakın olamadım.
yakın olsam bu kadar az derinliğim olduğunu görüp sırt çevirceklerinden korktum galiba.
hayatıma giren erkekler de adres bırakmadan giden tek gecelik ilişkilerden farksız olarak kalabalığa karıştılar.
öyle karıştılar ki karşılaştığımızda yanımdan geçip gidebildiler tüm yaşananlardan sonra.
bir dakika.
bu konu çok ciddi.
bu konu içimde çok garip şeylerin yer değiştirmesine neden oldu.
şu an gözlerinin rengini, renginin oluşturduğu şekilleri, ellerinin yumuşaklığını, dudaklarının sıcaklığını gayet ayrıntılı biçimde bildiğim adamın da aynı şekilde omzuma çarptıktan sonra yüzüme bile bakmadan yoluna devam etmesi ihtimali var demek ki.
öyle korkuyorum ki.
bu korkuyu giderecek yeterli sayıda lamba yok dünyada.






28 Haziran 2012 Perşembe

bi şey söylüyüm mi. özlemişim.